mtmz napmış10 yorum var - 19 Temmuz 2008 17:17medeni türk milleti türk milleti çalışkandır medeniyette çokta yakın olmasına rağmen tarihimiz yani sona kalıp dona kalmamıza rağmen kısa bir zaman zarfında önde gelen avrupa ülkerini ezip geçmiş açık ara fark atmış bulunmaktayız sevinin a dostlar bugün gazeteden okuduğum bir haberde de bu tezimin ne kadar haklı olduğunu görmüş kendimlen ve her türk vatandaşı bireyi ilen gurur duymuşumdur yer ve zaman elbette önemli ama unuttum napayım koca ise ömrünün en hızlı deparını atarak çokta kısa bi zaman diliminde karısının yanına varıyor karısının henüz ölmemiş olduğunu görünce seviniyor “e hakkıdır bırakın sevinsin” ve hemen mutfaktan almış olduğu ekmek bıçağıylan eşini delik değişik ediyor (onaltı yerinden bıçaklayarak) öyle ölünmez böyle ölünür yarraam diyor ve ardından sikilmiş amın davası olmaz üzülme diyerek eşinin huzur içinde ölmesini sağlıyor 19 yorum var - 16 Haziran 2008 12:49avrupa futbol şampiyonası’nda türk cumhuriyeti grubundaki son maçında çek cumhuriyeti’ni üç-iki yenerek çeyrek finalde hırvatistan’ın rakibi oldu. maç sonrası maganda şovda maganda kurşunlarından hayret kimse ölmedi. batı illerde sürekli eleştirilen türkiyenin doğu bölgelerindeki illerde genelde ağa düğünlerinde görülen bir eğlence biçimi olan havaya ateş etme (açma) maç sonrası türk cumhuriyetinin batı illerinde ağa düğünü yanında bok yemiş dedirtti bir de aradaki yedi farkı bulun dedirtti. bu ammına koyduğumun magandalarının zaten delinmiş olan ozon tabakasını mermi manyağı etmeleri gözlerden kaçmadı. ben böyle taraftarın “lığın” ta ammına koyayım sayın seyirciler demekten alamadım kendimi. kornaya saatlerce bıkmadan usanmadan istanbulun her metre karesini dolanarak elini basılı tutan taraftarı buradan ayrıca sikiyorum. kutlamaları görünce ben zanettim ki galaksiler arası futbol şampiyonası kupasını aldık. bu ne abartıdır allahım? türk asıllı vatandaşlar televizyona önce bağırıp türk cumhuriyeti milli futbolcularına anavrat söverek golden sonra ise koçum benim aslanım benim gibi överek sesini duyurmaya çalıştılar. derby maçlarında erkek taraftarların hayvanlaştığı maç sırasında kendine ve ya çevresine maddi ve manevi zarar verebileceği resmen ve bilimsel olarak kanıtlanmıştır. e bilimde söylüyorsa artık kabulü şarttır. ne olur inkar etmeyin hayvanlık sizin kanınızda var. son olarak ammınıza bir daha koyayım. 36 yorum var - 02 Mayıs 2008 00:56şehmus bir gece yeni almış olduğu sekiz numara gözlüğüyle aysel cama çıkar da havamı basarım umuduyla camdan dışarıyı izlerken çok ilginç bir şeyi fark etti. bazı galaksiler giderek kırmızı bir renk almaktaydı. geçen hafta akmar pasajındaki kitapçıdan çalmış olduğu büyük larousse ansiklopedi setinden ilgili yazıları bulup okudu. ansiklopediye göre galaksiler bizden uzaklaşıyorlardı ve bu evrenin sürekli olarak genişlediği anlamına geliyordu. şehmus hadiseyi daha iyi anlamak için bir balonun üzerine kalemle işaretler koydu ve balonu şişirdi. hasiktir geçen yine okumuştum. deyip kapattı kitabı. mahallenin terzisi ismet abinin çocukları kemal ile nurettin radyodan derbi maçını dinlerken farklı olan bir radyo sinyali fark ettiler. kemalin işaret parmağını azına sokup havaya tutmasıyla havadaki radyasyon miktarında bir tuhaflık olduğunu anlaması sekiz dakika sürmüştü. kemal ve nurettin daha sonradan bilimsel olan bulgularından ötürü ödül neyim aldılar. ne haber? kömür sobasından daha sıcak ve yuvarlak ve cevizden biraz büyük ve parlak adını bilmediğim bir şey tepedeyken gözlerimi alıyor. önce çok sıcak ve her daim yanıyor olanın zamanla yakıtı bitiyor ve kabuk tutuyor yüzeyi. iki ondan bi bundan birde gökten mavimsi gayet asabi bir sille kabuğa inince fazla ısrara dayanamayıp oluşuveriyor ilk organik madde. acısını çıkarmazsam ne olayım diyor ve ser bırakıyor evrim denen uzun ve sabır isteyen bir yola. çok küçük ama çok büyük bir formdan bahsediyor bilgide vasıf sahibi olduğunu iddia eden ve bu konuda kendine adam gibi adam yakıştırmasını yapan bir kesim, gözleri parıldayarak. ve diyorlar ki; biz bu formu inşa etmeye kalksak niyork denen gavur elinin üzerine nah sığdırırız ama aysun kayacının dahi vücudunda bunlardan yüz trilyon tane var ve her saniye bu olağanüstü formlardan elli milyon adet ölüyor ama üzülme diye ekliyorlar çünkü elli milyon adet yeniliyor kendini. sevinebilirsin. olduğun şey olmanı sağlayacak bütün bilgiler kendinde kodlanmıştır. kendi düşünme sistemi yoktur ama takım halinde bir çalışmayla senin düşünmeni sağlar. yolun başı tek hücreli bir canlı olarak bahşedilir. üçyüz milyon rakibin vardır ve kıyasıya bir rekabet seni beklemektedir. birinci olmana rağmen ödülünü alman pek kolay olmayacaktır. ama ya sonra… kendi açmış olduğun kapıdan içeri girdiğinde çok sıcak ve ömrü boyunca (oniki saat) seni beklemiş olanla adeta bir elmanın öteki yarısı olup seri üretime geçiyor ve bugün var olduğun siluetine erişiyorsun. lakin bu kez elma önceden ayrıdır ve sonradan birleşmiştir. hiç olmayacağı düşünülen bir hadisede bile tamam lan bi kıl payı verelim bir milyonda bir ihtimal tamam olur. dediğimiz halde biz üçyüz milyonda bir olasılıkla var olmuşuz. ne kusursuzuz. neden narsist olmayalım? ajdarın haklı olan yanı budur. şimdi biraz geriye saralım. dünya önce bir alev topuydu belli bir zaman sonra soğudu güneşin çekim gücünden etkilenerek bir yörüngeye oturdu ay ondan uzaklaştı dünya olacağı şey oldu. şimdi en başa saralım hocam tamam burada dur hocam. insanlar, dünya, yıldızlar, sonsuz boşluk ve kadınlar hiçbir şey yok. hiçbir şey yoktan var olamaz. bir şeyin var olması için birinin var etmesi lazım. büyük patlama bu şekilde oldu. lakin bu kurama göre var edeni yine bir var eden lazım. yani bir yaratıcı var ise onu da bir yaratan olmalı ve onu yaratanın yaratanı da. materyalizme göre ise madde ezelden beri vardı. bu kadar basit mi yani? önceden vardı. e önceden beri buradaysalar o zaman sorun yok. kusursuz olan bu sistemi rastlantılara dayandırmak pek akıl işi değildir kanımca lakin tanrı tezi de tatminkar gelmiyor bana. makbul bir izahatı olan var mı? 26 yorum var - 30 Nisan 2008 17:09kartal sahilinde mangal yakanların da katkılarıyla hazırlanan ve sunulan küresel ısınmanın dengesizleştirdiği mevsimler nedeniyle ademoğlunda belli belirsiz dengesizlikler meydana gelmekteydi. dün baharın gelişini kısa kollu t-shirtler (evet yazılışını biliyorum ve bununla iftihar ediyorum) ile kutlarken bugün dün giymiş olduğum tişörtün üzerine siyah bir kazak ve onun üzerine siyah hırkamı giyebilmekteydim. gökte kerhen güneş hak iddia etmekte ama ben üşüdüğüm için kendisine pek yüz vermekten yana değildim. -söyle yağmur çamur değmedi yüreğime şimdi ben nerdeyim sen nerde. söyle ay doğmadan düşmesin yaş gözüme şimdi ben nerdeyim sen nerde- hüsam her zamankinden daha asık suratlıydı bugün ve en az berlin duvarı kadar soğuktu. gerçi duvar yıkılalı yıllar olmuştu ama bu hüsamı sevimli kılmıyordu. elinde cep telefonu insanların arasında son ses müzik dinliyorsun ne kıro bir adam oldun lan sen. diyerek bağırdım hüsama. aniden ağlamaya başladı hüsam. gözlerinden şarıl şarıl yaş geliyordu ve ahengi yakalama kaygısında görünüyordu burnundan akan sümüksü sıvı. kalbinin kırıldığı besbelliydi hüsamın. acıdım. bazen duraksayıp bir şey düşünüyor gibi oluyor burnundan akan sıvıya dilinin ucuyla hafiften dokunuyor akabinde ekşimtırak bir yüz ifadesiyle yeniden buhranlı tavrını takınıyordu. telefonu sol bacağının üzerineydi şimdi. sağ kolunu içine doğru çekmiş boşa çıkmış olan kazağının fazlalığıyla burnunu siliyordu. her defasında, önceki kullanmış olduğu kocaman donmuş sümük lekelerinin dışında bir yer kullanıyordu. bu bana yağmur damlacıklarının hiç denk düşmediklerini hatırlattı ve hüsamın sanatsal bu hareketini saygıyla karşılamama müsebbip oldu. kulağıma gelen tuhaf bir sesle irkildim. ses hüsamın bacağının üzerindeki telefondan gelmekteydi. başımı yerden kaldırıp telefona baktığımda hüsam alelacele telefonun ekranını kapatıp titrek elleriyle tuşlara basmaya çalışıyordu. özür dilerim abi iş yerinden bir arkadaşın telefonu benim telefonumda empeüç çalma özelliği yok sekizyüzellimilyona almış. dedi. önemli değil. dedim. ne oldu hüsam neden ağlıyorsun. diye ekledim. hüsam ürkek ve soğuk bir sesle anlatmaya başladı. anlattıkça ağlıyor ağladıkça daha çok ağlıyordu. acısını paylaştığıma beyanen arada gözlerini siliyordum. dedesinin kırkı çıkmadan sevişmek istememiş perihanla. hazmedememiş perihan bunu terk eylemiş hüsamı. durum tahmin ettiğimden çok daha trajik ve komikti. hüsam bir öküz leşini anımsatıyordu artık bana. hiç bir teselli yeterli gelmiyordu aklıma ve akamıyordu dilime. vay amınakoyayım. demekle yetindim. hüsamdan daha buhranlı bir tavır takınır olmuştum ama içimden götümle gülmeye engel olamıyordum. Not.1; Başlık Tuğrul Tuzcuoğlu’ ndan ç/alınmıştır. 18 yorum var - 08 Nisan 2008 16:36ilk karşılaşmamıza teşbih edilirse bir kat daha büyüktü şimdi. burada iyi besleniyor diye düşündüm. çayımdan içiyor, bana rahatsızlık vermemek için tabağımın kenarından yemeğime eşlik ediyordu. dumanaltı olup, en az benim kadar çakırkeyif oluyordu. gerçi ben kullanmam sigara filan ama içeni eksik olmaz bu lanet yazanenin. illa bir içen bulunurdu. oysa güzel koksun diye oda spreyleri aldım üniversite öğrencisi satıcı genç ve güzel olan kızlardan. (evet sadece güzel olanlardan. derin nefes al şimdiki cümle uzun) biraz sallayıp spreyçık tuşuna bastığınızda (o tuşun adı nedir? hiç öğrenemedim) adeta gökten kar yağıyor gibi oluyor sonra yere yapışıyordu spreyçık tuşunun deliğinden çıkan sıvımsı madde ve leke yapıyordu üzerine basıldığı her yerde. (söylemiştim) böylesine olağan üstü bir şeyi 3 yeteleye almak inanılmaz bir şeydi. -evet inanılmazdı çünkü değilim aklımla barışık- çayım nerede lan. ha. evet. demin irfan abiyle muhabereleşmemiz gerek-ti. saçma sapan kol hareketleri yapıyor bir şeyler söylediği dudak hareketlerinden anlaşılıyordu. küfrettiği muhtemeldi. (amınakoduğum açsana şu pencereyi) suda boğulan bir insanı anımsatıyordu. koltuktan kalkmadan evvel çaydan son bir yudum almak için davrandım ama ayaklarım hareketlenmişti bile. -içgüdüsel hareketlerdi bunlar- pencereye doğru yürürken aynı zamanda çayımdan içmeye çalışıyordum. çay dudaklarımın kenarından yere dökülüyordu. pencereye vardığımda bardağı masanın üstündeki beyaz telefonun arkasına koydum. -evet orada unutmuşum- pencereyi açtım ve; efendim irfan abi. dedim. -ben gidiyorum metinim arabayı oraya kodum çekecek misiniz? bardağı alıp masama geri döndüm. çaydan bir yudum aldım. -mutlaka bir şeyler anlatmak istiyor olmalı. dedim. camda yaptığı hareketleri -aşağı yukarı sağa sola çapraz- incelemeye başladım. düzenli bir şekilde aynı hareketleri yineliyordu. önce E çiziyordu sonra N, A ve son olarak İ. evet. şüphesiz benimle iletişime geçmek istiyordu. küçük bir not kağıdı alıp harfleri olduğu gibi kağıda geçtim. E, N, A ve İ. enai. fazla yoruma gerek yoktu ve mesaj gayet açıktı. sabah işe gelirken aldığım takvim gazetesiyle birlikte verilen saklambaç ekini rulo gibi sarmaladım ve bütün samimiyetlimle çayımı, yemeğimi paylaşmış olduğum sineğe sert ve seri bir şekilde davrandım. gazetenin yaratmış olduğu rüzgardan savrulup kurtulmayı başarmıştı. ikinciye davranmama izin vermeden hızla kapıdan çıktı ve onu bir daha hiç görmedim. kulağıma hatıra enai ritminin vızzz vııızzz’ ı kalmıştı. hoşçakal küçük karasinekçik. 5 yorum var - 03 Nisan 2008 22:11idamı veriliyor en kutsal mevki tarafından. cümleler hümanizmin aznavurluğuna maruz. önce yağmur ağlıyor kulaklarıma. ve diyorsun ki; hayat neden güzel? “sağanak bir hava” 9 yorum var - 02 Nisan 2008 09:16ve doğum günümün arefesinde 8 yorum var - 17 Mart 2008 23:35-oğğhhh. pardon ağbi. yerimden kalkıp arkamı döndüm ve -teşekkür ederim dedim. gafil bir şekilde yüzüme baktı ve kaldı. bakakaldı. aradan dört saat geçmiş varacağımız en son durağa en az dört kez varmıştık ve otobüsün şoförü dördüncü kez sevişmek için hazırlıklarını yapmaktaydı muhtemelen. çok kararlıydı ve kesinlikle taviz vermeyecekti. pes ettim. tamam. önümü döndüm ve aşağıya inen merdivene doğru ilerledim. -neden? diye sordu. ömrümün en hızlı 90 derecelik dönüşünü yaptım ama genç kadın görünürde yoktu? 90 derece daha döndüm ve işte oradaydı. bütün letafetliliğininlililiğiyle. –ne neden? diye sorusuna soruyla karşılık verdim. –neden teşekkür ettiniz. dedi. –bir saat kadar süren yolculuğun yaklaşık kırkbeş dakikasında dizleriniz adeta kırlent görevi gördüler. bende birbuçukuncu derecede bel fıtığı var ve şuan belim ağrımıyorsa bunu size borçluyum. dedim. serin havada üşümüş olan serçe parmağını titreyerek kulağına soktu. bir süre karıştırdıktan sonra çıkardığı şeyin kenevirle olan benzerliğinin yanısıra aralarındaki değer farkı uçurumunun gözünden kaçmadığı anlaşılıyordu. iç dünyamızın enflasyonu giderek yükseliyordu ve hayat orada çok daha acımasızdı ona göre. fırlatıp attı parmağındakini ve -abi ne diye anlatıyorsun bunları şimdi? dedi. çayımdan bir yudum daha aldım. neandertaller siksin seni sıtkı dedim ve cebimden çıkarttığım sahte demir bir yeteleyi masaya koyup oradan uzaklaştım. 4 yorum var - 16 Mart 2008 10:14merhaba… 9 yorum var - 09 Şubat 2008 09:25yani halk dilinde; içtiğimiz çaydan bize misafir gelecek mi yoksa gelmeyecek mi? örneğin; su üzerine çıkan çayın biçiminden misafir olarak kimin geleceği üzerine de tahminler yapmamız mümkündür. örneğin; bilim adamlarına göre beynimizin küçük bir kısmını kullanabiliyormuşuz aslında beynimizin tamamını kullanabiliyor olsaydık eğer doğaüstü güçlere sahip olabilirmişiz. yohya? adiye bak. ulan şerefsiz, zaten bir millet kullanıyor beyninin tamamını. senin haberin yok yamyam. ahada sana en büyük kanıtı. kahinlik desen değil. 6 ncı his desen değil. bütün bir millet peygamberde olacak değil? ya o zaman nedir bu? madem çok biliyorsun sen söyle nedir? şerefsiz? yazıyı yolladıktan sonra aklıma gelen deep not; misafirin gelsin istemiyorsan süzgeç kullan. 4 yorum var - 18 Aralık 2007 21:11(çok heyecanlıyım. igdaş ve ayedaş faturalarından nefret etmeme sebebiyet veren aslında evimin ısınmayışıydı. yedi/yirmidört çalışan kombi ve iki arada bir derede açtığım ufo yetersiz kalıyor cebimde ciddi maddi hasarlara müsebbip oluyordu. içeride, çift kişilik koltukta efendi bir şekilde yayılmış tepemde ufo, azıtmış olan sinüzitimi bir nevi dindirmeye çalışıyor öte yandan kulağımdaki kaşıntıyı gidermek için sol elimdeki kumandayı kulağıma sokmaya çalışıyordum. odanın kapısı aralındı. o gelmişti. sağ elinde büyükçe bir elma sol elinde ise bıçak kullanmadan tamamen doğal olarak bütününden koparılmış odun ekmeği vardı. odun ekmeğiyle ne kadar ödeştiğini düşündüm. umarsız bir tavırla kalorifer peteğine doğru yürürken tuhaf sesler çıkarıyordu. belli ki yine porno izlerken götü terlemiş ve üşümüştü. kıçını radyatöre dayayıp elindekileri yemeye başladı. gözlerini, kulaklarını, burnunu, yarı dökük saçlarını, ayaklarını kısacası fiziki görünümünü izliyordum. ancak gündüz rahatsızlık verdiği için gece uyurken taktığım gözlüğüm kırıldığından net bir şekilde göremiyordum. bana avını sikerek öldüren eskiçağ insanlarını anımsatıyordu. yüzünde bir pişmanlık ifadesi. kendisine acıyordu. ona acıyordum. kendime acıyordum. oysa tuttuğum biri osbir hakkında hep iyi şeyler atıp tutuyordu. niyeydi o zaman bendeki osbir sonrası oluşan negatif ruh hali? ya ben erbabı değildim bu işin yada tuttuğum (sesibuzusesiceler) ipne bu şekilde kendini teselli ediyor ama insanları yanılgıya düşürüyordu. bana haydar dümen diye gelme arkadaşım haydar dümen’ e sırf soy adından ötürü itimadım yok. 1 yorum var - 24 Kasım 2007 18:16efenim öncelikle şunu belirtmek isterim ki cehalet korkusuzluğun temel öğesidir. ki bundan bilmem kaç yıl eveline kadar denizanasının denizde nasıl bir yetkiye ve etkiye sahip olduğundan pek habersizdim. edirnede denizde yüzmekteydim "yada yüzmeye çalışmaktaydım" yanıma yaklaşan bir futbol topu büyüklüğündeki denizanasını tuttuğum gibi çıkardım sudan. biraderi çağırdım gel lan az deniz topu oynayalım dedim ilk tokatlayışımda parçalara ayrıldı top veya diğer adıyla denizanası. hevesimiz kursağımızda kaldı daha sonradan görmüş olduğum toplarlada hiç ilgi duymadım sonunun hüsran olduğunu bildiğim için. neyse 1 saat kadar sonra koca götlü 3 yaşlı bayan hemen yanımızda mevzilendiler ve denize intikal için hazırlandılar. evet nihayet denize girdiler, içlerinden birisi gerçekten güzel yüzüyordu belliki tecrübeliydi. ötekiler benden kötüydüler neyseki yaşları vardı eleştirmek istemedim kendilerini. içlerinden biri ansızın bir çığlık attı; yiuuğoooooğğğ. koşarak koca götlü koca karılar denizden çıktılar bir harbede bir telaş. sahil güvenlik tadında koşarak yanlarına vardım ve aynı tatla sordum; bir sorun mu var efendim? |